FOZIE's BLOG PORTAL

Türkiye'de Özgürlükçülük

Vatanseverliğim; Üniterizm, Türk Laikliği, Ulus-Devlet Yapısı, Cumhuriyet, Anayasacılık, Liyakat

Demokrasi, İdari Adem-i Merkeziyetçilik

Hayekçiliğim; Bireycilik ve Bilgi Sorunu, Temel Haklar ve Özgürlükler, Ekonomik Özgürlük ve Özel Mülkiyet, Sınırlı Devlet, Hukukun Üstünlüğü, Kendiliğinden Doğan Düzen


A-1 Bireycilik ve Gönüllü Koordinasyon

Göçebeliğin temelini oluşturan sürü hayvancılığı, bireyin çevresel şartlara uyum sağlayarak hayatta kalma kapasitesini maksimize eden "ekolojik akılcılığın" (ecological rationality) doğrudan bir yansımasıdır. Bireyin çadırı, sürüsü ve silahı üzerindeki mutlak mülkiyeti; kurucu bir otoritenin lütfu değil, hayatta kalma stratejisinin temel parametresidir. Sürekli göç, büyük sürek avları veya düşman saldırıları gibi çevresel şoklar, popülasyon üzerinde şiddetli "dalgalanan seçilim" (fluctuating selection) baskıları yaratır. Bu kriz anlarında ortaya çıkan toplu hareket ve işbölümü irrasyonel bir kolektivizm veya mistik bir özgecilik (altruizm) değildir. Aksine, bireyin mülkiyetini ve genetik aktarımını güvenceye alan sosyal ağın toptan çöküşünü engellemek için devreye soktuğu, evrimsel oyun teorisine dayalı üst düzey bir "gönüllü koordinasyon" ve karşılıklı uyum mekanizmasıdır.

A-2 Ekonomik Özgürlük ve Özel Mülkiyet

Bozkır töresinin mülkiyet anlayışı, merkezi bir aklın masa başında tasarladığı bir yasa değil, binlerce yıllık deneme-yanılma süreçleriyle "kendiliğinden doğan düzenin" (spontane düzen) ta kendisidir. Bireyin atı ve sürüsü üzerindeki kişisel hakimiyeti, başkalarının emeğini sömürmeye (free-riding/exploitation) karşı geliştirilmiş evrimsel ve caydırıcı bir savunma hattıdır. Merkezi devletin vergi veya gümrük yoluyla bu birikime el uzatmaması, bilgi iflasına mahkûm olan "kurucu akılcılığın" (constructivist rationalism) reddedildiğini ve ekonomik entegrasyonun doğrudan bireyin işlevsel tutarlılığına bırakıldığını gösterir. Otlaklar ve su kaynakları gibi hayati alanların kabile temelinde ortak yönetimi ise, kaynak tüketim trajedilerini yerel bazda çözen tipik bir "çok merkezli hukuk" (polycentric law) adaptasyonudur. İhlallere karşı uygulanan sert yaptırımlar, sırf acı çektirme (punitive) amaçlı değil; sosyal ağın güvenilirliğini koruyan ve sömürüyü maliyetli kılan rasyonel bir "yeniden kalibrasyon" aracı olarak çalışmıştır.

A-3 İdari Adem-i Merkeziyetçilik

Geniş steplerin yarattığı devasa bilgi akışı, tek bir merkezin işleyemeyeceği kadar asimetrik ve yereldir (tacit knowledge). Bu nedenle Türk bozkır devletlerinin boylara dayalı esnek yönetim modeli, merkezi planlama kibrini yerle bir eden pragmatik bir ağ mimarisidir. Hanın Gök Tanrı'dan aldığı "kut", metafiziksel ve ontolojik bir gerçeklik olmaktan ziyade; makro düzeyde siyasi birliği ve "işlevsel tutarlılığı" (operational coherence) sağlayan amaca yönelik bir meşruiyet aracıdır (heuristic). Günlük idarenin özerk boy beylerine bırakılması, yerel bilgi keşif maliyetlerini minimize eden ve çevresel krizlere karşı sistemin adaptasyon hızını artıran kusursuz bir adem-i merkeziyetçi stratejidir. Bu yapı, katı ve dayatmacı bir devlet aygıtına dönüşmek yerine; ortak törenin kuralları etrafında birleşen rekabetçi ve esnek otoritelerin uyum içinde çalıştığı çok merkezli (polycentric) bir düzen inşa etmiştir.


B-1 Prens Sabahaddin (13 Şubat 1879 - 30 Haziran 1948)

Sultan II. Abdülhamid'in yeğeni olan Prens Sabahaddin, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde etkili bir düşünür, sosyolog ve siyasetçiydi. Babası Damat Gürcü Halil Rifat Paşa'ydı ve annesi Seniha Sultan üzerinden Osmanlı hanedanına bağlıydı.

Bireysel özgürlükleri ve demokrasiyi savundu. (Siyasi Liberalizm ve Liberal Demokrasi)

Ekonomik özgürlükleri ve özel mülkiyeti ve, girişimciliğinin teşvik edilmesini savundu. (Ekonomik Liberalizm)

İngiliz modelinden esinlendiği bir adem-i merkeziyetçilik savunuyordu. (Siyasi Adem-i Merkeziyetçilik)

B-2 Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti

1902'de ki Jön Türk Kongresi sonrası oluşan bölünmeden sonra Prens Sabahaddin tarafından 1906 yılında Paris'te kuruldu. Cemiyet, Sultan II. Abdülhamid ve İttihat ve Terakki'ye karşı muhalefet etti. Partinin savunduğu görüşler Prens Sabahaddin'in görüşleriyle aynıydı.

B-3 Osmanlı Ahrar Fırkası

Osmanlı Ahrar Fırkası (OAF), 14 Eylül 1908'de kuruldu. Prens Sabahaddin'in liberal fikirlerinin siyasi uzantısı ve Jön Türkler'in liberal kanadından doğdu. Osmanlı'da liberal muhalefetin ilk organize hali oldular. 1908 seçimlerinde İTC'ye karşı muhalefet ettiler. Parti Osmanlıcılık üzerine kurulu bir Liberal Demokrasi ve Siyasi Adem-i Merkeziyetçiliği savunmaktaydı. 1910'da dağıldılar.

Prens Sabahaddin’in hedeflediği adem-i merkeziyetçiliğin Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını önleyeceği düşüncesini gerçekçi bulmuyorum. Zira siyasi adem-i merkeziyetçilik ve federalizm, zaten çözülme sürecine girmiş ve milliyetçilik akımının son derece güçlü hissedildiği bir tarihsel konjonktürde, imparatorluğun daha kolay parçalanmasına zemin hazırlayabilecek bir yönetsel yapılanma ortaya çıkaracaktı. Bunun yerine, merkezin siyasal otoritesinin kesin biçimde zayıflatılmadığı; ancak idari yetki devrinin gerçekleştirildiği bir idari adem-i merkeziyetçilik modeli savunulabilirdi ve bu yapı liberal demokrasiyle dengelenmiş olurdu.

Prens Sabahaddin, I. Dünya Savaşı sonrası 1919'da İstanbul'a döndükten sonra Anadolu'da başlayan 1919-1924 Kurtuluş Savaşını desteklemiştir. 1924'te Osmanlı hanedanı üyelerinin sürgüne gönderilmesine rağmen Türk Devrimine yönelik doğrudan hiç bir muhalefet beyanı ve desteği olmamıştır; yani tarafsız kalmıştır. Türkiye'den ayrıldıktan sonra yaşadığı zorluklar nedeniyle hüsran ve hayal kırıklıkları yaşamış, hayatının son yıllarında alkolik olmuş ve büyük fakirlik içinde yaşayarak 1948'de İsviçre'nin Neuchâtel kantonunda ölmüştür. :(


Fethi Okyar’ın Atatürk’ü ziyaret ettiği bir görüşme de Atatürk’ün Fethi Bey’e bir siyasi parti kurma önerisi üzerine Fethi Bey teklifi kabul etmiş ve parti kurma hazırlığına başlamıştır. 9 Ağustos 1930’da Atatürk’e yazdığı bir mektubunda Cumhuriyetçi ve Laiklikçi fakat CHF’nin iktisaden devletçiliğine karşı siyasi bir parti kurmak istediğini belirtmiştir. Atatürk’ün 11 Ağustos 1930’ta Fethi Bey’e verdiği cevabında ise Laik Cumhuriyet esaslarına bağlılığından dolayı memnuniyet duymuş ve partinin kurulmasını uygun bulmuştur. Parti programının hazırlanışında Ahmet Ağaoğlu, Fethi Bey, Nuri Conker, Reşid Galip ve Tahsin Bey bulunmuştur.

İktisaden ılımlı liberal ekonomi savunan SCF, Türk Devrimi’nin yeni kurulan Cumhuriyet’te kökleşmesi için Milliyetçilik ilkesine bağlılığını programına eklerken, bu ilkenin amacını yalnızca ulus-devlet yapısına daha fazla entegrasyon sağlanmasıyla sınırlı bir anlam çerçevesinde değerlendirmiştir. Parti programı Atatürk’e sunuldu ve Atatürk’ün isteği üzerine, özel sektörün gücünün yetmeyeceği ekonomik girişimlerin devletin yapmasını öngören hükümler parti programına eklenmenmiştir.

SCF’nin tabanı ise genellikle gayrimemnunlardan oluşuyordu. Parti çatısı altında toplanan grupları şöyle sıralamak mümkündür; Demokratik özlemlerle daha sivil bir toplumun hayata geçirilmesini isteyen aydınlar, Temelinde CHF’li olmakla birlikte İsmet Paşa’ya karşı olanlar, Tüccar, sanayici ve yerel eşraf içinden, CHF’nin kararlarına karşı olanlar ya da bunları içlerine sindiremeyenler, Cumhuriyete karşı olanlar, Laik uygulamalara karşı olanlar. Partinin tabanını oluşturan bu çevrelerin, SCF programını ve açıklamalarını değerlendirmeksizin, yalnızca CHF’ye yönelik tepkileri nedeniyle muhalefet amacıyla partiyi destekledikleri açıktır. Neyse ki günümüz de yüzlerce parti var ki, her partinin toplumsal tabanı partilerinin siyasal kimliğini yansıtıyor. İlerleyen süreçte parti hedefleri ile tabanı arasındaki zıtlık ve yaşanan trajik olayların ardından SCF itibarsızlaşmış; üç aylık kısa bir siyasal ömrün sonunda kapanmıştır.


Ahmet Ağaoğlu, 1933 yılında kısa bir süre varlığını sürdürmüş olan ve toplamda 199 sayı çıkarmış Akın gazetesinde Kemalizm’in modernleşmeci felsefesini, liberal ve demokratik bir perspektiften yorumlamış ve ekonomik liberalizmle sentezleyerek görüşlerini açıkça ve sistematik bir şekilde savunmuştur. Ağaoğlu, bireyin yapamayacağı işlerin devletin üstlenmesi gerektiğini savunmakla birlikte ve sıklıkla İsmet İnönü hükümetinin 1929 Buhranı’ndan sonra ki ılımlı devletçiliğinin terk edilerek tam devletçiliğe geçilmesini eleştirerek serbest piyasa ve girişimciliği savunmuştur. Akın Gazetesi, Atatürk’ün Ağaoğlu’nu Dolmabahçe Sarayı’nda ki sofrasına davet etmesi ve görüşmede onu doğrudan azarlamasından sonra, Ağaoğlu tarafından kapatılmıştır. :(

Ağaoğlucu Kalkınmacılık


C-1 Demokrat Parti (Bayar)

Demokrat Parti ve Bayar, tam anlamıyla liberal olmamakla ve kendilerini liberal olarak tanımlamamakla birlikte, CHP’nin devletçi tek parti yönetimine reaksiyoner bir tepki olarak ortaya çıkması nedeniyle ılımlı liberal politika ve söylemler geliştirmiş yalnızca pragmatik iktidar odaklı reaksiyoner-muhafazakâr bir partidir. Parti programında ve uygulamalarında tam anlamıyla liberal ekonomi ve siyaset savunusu yer almamakta olup, Kemalist devletçilik anlayışının etkileri belirli ölçüde devam etmekteydi. Partinin reaksiyoner karakteri göz önünde bulundurulduğunda, özellikle 1954 sonrasında iktidarı kaybetme kaygısıyla iktidarı sürdürebilmek amacıyla anti-liberal, otoriter muhafazakar politikalar geliştirmiş ve otoriter uygulamalara yönelmişlerdir.

Muhafazakarlık, sosyalizm ve milliyetçilik gibi özünde kolektivist bir düşünce yapısı olmasından dolayı liberalizmin temel taşı olan bireyciliği tam anlamıyla benimseyemez. Bu teorik zayıflık ve iç çelişki yüzünden pratikte tutarlı, istikrarlı bir liberal politika üretemez ve kaçınılmaz olarak otoriterleşmeye sürüklenir. DP'de sonunda anti-liberal, otoriter muhafazakar politikalara yönelmiştir.

C-2 Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu

Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Demokrat Parti’nin (DP) kurucularından biriydi. DP, 1950 seçimleri öncesi basın özgürlüğünü ve demokrasiyi en çok savunan partiydi. İktidara gelince basın yasalarını sıkılaştırdı. Özellikle hakaret ve isnat davalarında gazetecilerin, bir bakan veya kamu görevlisi hakkında yazdıkları iddiayı ispat etme (doğruluğunu kanıtlama) hakkı tanınmıyordu. Yargıtay’ın 1949 tarihli Tevhid-i İçtihad Kararı bunu engelliyordu. Bu durum, yolsuzluk veya usulsüzlük iddialarını araştıran gazetecileri fiilen susturuyordu. Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu parti içi otoriter eğilimler ve özellikle basın özgürlüğü konusundaki vaatlerin tutulmaması nedeniyle Adnan Menderes yönetimiyle ciddi anlaşmazlığa düştü. 11 DP milletvekili 1955 yazında TBMM’ye önerge verdi: “Basına ispat hakkı tanınsın, Yargıtay kararı kaldırılsın.” Önergeyi destekleyenlerin sayısı hızla 19’a (sonra 21’e) çıktı. Bu gruba “İspatçılar” veya “19’lar” dendi. Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, bu talebin en önde gelen savunucularından biri oldu. “Rejim hâlâ teminatsızdır, teminatsız olduğu için diktatöryadır.” diyerek Menderes’i açıkça eleştirdi. Menderes ise bunu “parti içinde yıkıcı muhalefet” ve “muhalefetle işbirliği” olarak gördü; İspatçıları “DP’ye zarar veriyor” diye suçladı. Ekim 1955’te DP Dördüncü Büyük Kongresi öncesi Genel İdare Kurulu’nda Karaosmanoğlu ve Fethi Çelikbaş dışlandı. Menderes, parti Genel Kurulu’nu Başbakanlık’ta toplayarak Karaosmanoğlu’nu “sürekli muhalefet etmekle” suçladı. Haysiyet Divanı devreye girdi; 12 Ekim 1955’te 9 milletvekilinin ihracı kararlaştırıldı, kalanlar da istifa etti. 15 Ekim 1955 yılında Karaosmanoğlu resmen DP’den ihraç edildi.

C-3 Hürriyet Partisi

19’lar grubu, 7 Kasım 1955’te ayrı bir parti kurmaya karar verdi. 20 Aralık 1955’te Hürriyet Partisi (HP) resmen kuruldu. Kurucular arasında Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu (genel başkan), Fethi Çelikbaş, Turan Güneş, Ekrem Alican, İbrahim Öktem, Muhlis Ete gibi isimler vardı. Parti programı, “hürriyet ve demokrasi” vurgusuyla liberalizmin özgün ve temel ilkelerine sadık kalarak, demokrasiyi ondan ayrılmaz bir siyasal ilke bütünü olarak savunmuşlardır. Kuruluş amacı açıkça şuydu: Basın özgürlüğü ve ispat hakkını savunmak, DP’nin otoriterleşmesine karşı liberal-demokratik alternatif olmaki Anayasal reformlar (nispi temsil, Anayasa Mahkemesi, üniversite özerkliği, yargı bağımsızlığı, çift meclis) istemek.

HP, 1957 seçimlerinde %3,8 oy aldı (Burdur’dan 4 milletvekili), ana muhalefet konumuna yükseldi ama uzun ömürlü olmadı. 24 Kasım 1958’de kendi kararıyla feshedildi; üyelerinin çoğu CHP’ye geçti (Karaosmanoğlu da dahil). Karaosmanoğlu 1961-1965 arası CHP milletvekili ve Kurucu Meclis üyesi oldu.


Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti (HFYC), Prof. Ali Fuad Başgil tarafından 1 Ekim 1947 tarihinde kurulmuş olup, Ahmet Emin Yalman da cemiyetin fikir öncülerinden ve kurucularından biriydi. Cemiyet, siyasete doğrudan karışmaksızın her türlü totaliter gidişe ve taassuba karşı çıkmak; bireysel özgürlüğü, demokratik devleti, anayasal yönetimi ve serbest piyasa ekonomisi gibi liberal fikirleri savunmak ve yaymak amacıyla Türkiye'de ki ilk özgürlükçü sivil toplum hareketi olarak ortaya çıktı. Hür Fikirler Mecmuası, HFYC'nin yayın organıydı ve Kasım 1948 - Eylül 1949 arasında toplam 11 sayı yayımlanmıştır. Cemiyet, 1949'da yayımladığı "Türkçe Meselesi" başlıklı bildiriyle, CHF'nin tek parti döneminde uyguladığı Türk Dil Devrimi'ne yönelik eleştiriler yöneltmiş; dilin zorla sadeleştirilmesinin vatandaşlık hak ve hürriyetlerine aykırı olduğunu savunmuştur. Dil Devrimi, modern ulus-devletinin inşası açısından Türk Devriminin en önemli dayanaklarından birisidir, modern Türk Devriminin ulus-devlet yapısının inşaasının gerçekleşmesi için gerekliydi.

Ahmet Emin Yalman'ın ısrarıyla cemiyet, Nisan 1950'de "Din ve Laiklik" konulu kamuya açık bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda Ali Fuad Başgil ile Ahmet Emin Yalman arasında ciddi bir görüş ayrılığı çıktı: Yalman, dinin dünya işlerinden tamamen ayrılması yönünde görüş belirtirken, Başgil buna karşı çıktı; din ve vicdan hürriyetinin kısıtlanmamasının yanlış olduğunu vurguladı. Tartışma nahoş bir üsluba evrildi ve Başgil, cemiyetten bir daha dönmemek üzere istifa etti. Bu ayrılık, cemiyetin entelektüel ağırlığını ve etkinliğini büyük ölçüde kaybetmesine yol açtı; faaliyetleri azaldı ve kısa sürede fiilen etkisiz hale geldi. 22 Kasım 1952'de Ahmet Emin Yalman, laiklikçi yazı ve söylemlerinden dolayı Malatya'da bir grup tarafından silahlı saldırıya uğradı; ağır yaralandı ancak hayatta kaldı. Ahmet Emin Yalman, Demokrat Parti’nin bazı ılımlı liberal politikalarını olumlu bulmuştu fakat 1954 yılı sonrasında ise partinin anti-liberal, otoriter muhafazakar politikalarını sert bir şekilde eleştirmiştir. Ahmet Emin Yalman'ın bir liberal olmasına rağmen Türk laikliği konusunda ki tutumu ve yaşadığı bu ölüm tehlikesi, Türk liberallerinin çağdaş cumhuriyet ve insanlık açısından laikliğin ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu daha iyi anlamalarına yardımcı olacaktır.

Osmanlı’nın son dönemlerinden erken Cumhuriyet yıllarına uzanan süreçte Özgürlükçü Türk aydınlar, liberalizmin özgün ve temel ilkelerine sadık kalarak, demokrasiyi ondan ayrılmaz bir siyasal ilke bütünü olarak savunmuşlardır ve anayasayı da liberal demokrasinin temel taşı ve vazgeçilmez güvencesi olarak görmüşlerdir.


ANAP ve Özal, medya da anlatıldığı gibi “liberal” değildir. popülist-muhafazakar ve solcu reformist gelenekten beslenen neoliberal ekonomi politikalarını savunmuşlardır. Özal’ın ekonomi de uyguladığı bazı neoliberal politikalar, liberal ilkelerle örtüşüyor olabilir; ancak bunları da sınırlı düzeyde hayata geçirmiştir.

Özal, iktidara gelir gelmez 24 Ocak kararlarıyla “Yetki Kanunu” ile yasama sürecini by-pass etmiştir bu saye de reformları parlamento ve halkın egemenliği yerine yürütmenin keyfi iradesiyle şekillendirmiştir. Bu Liberalizm'in yasama yürütme ve yargı'nın bağımsızlığını vurguladığı Hukukun Üstünlüğü ilkesine aykırıdır ve ayrıca demokratik denetimi de zedelemiştir. Özal hükümeti, iktidarda bulunduğu tüm dönem boyunca giderek artan bütçe açıkları vermiştir. Bütçe açıkları dış borçlanma ve özelleştirme gelirleri aracılığıyla finanse edilmeye çalışılmış ancak bu finansman yapısı sürdürülemez bir borç yükü ve sıcak para bağımlılığına yol açmıştır. Özal'ın, özelleştirme süreçleri adil ve eşitlikçi olmamıştır. Çoğu kamu kurumu kapalı pazarlıklarla gerçek değerlerinin altında satıldı ve ihaleler de belirli şirketler kayrılarak serbest piyasa değil, ahbap-çavuş kapitalizmi yapılmıştır. Bunlar liberalizm'in hedeflediği şeffaflık ve hukuki eşitlik ilkeleriyle örtüşmemektedir. Bu mali disiplinsizlik yüzünden oluşan borçlanma nedeniyle artan vergilere karşı liberalizmin sınırlı devlet sonucu öngördüğü düşük vergilendirme hedefi sosyal devletin harcama yapısı korunarak vergi indirimleri yoluyla uygulanmak istenmiştir. Bu borçlanmayı daha da artırarak bütçe açıklarının kapatılmasını zorlaştırmıştır. Özal bürokratik kademelere yandaşlarını koymuş ve devlet yönetim kademeleri siyasi otoritesiyle iç içe geçirmiştir. Liberalizm’de bürokrasinin temel işlevi, etkinlik ve liyakat esaslarına dayanan bir yönetim yapılanması aracılığıyla hukukun üstünlüğü uygulanmasını sağlamak ve bu uygulamanın kurumsal sürekliliğini temin etmektir.

Neoliberalizm'in pratikte uygulamalarına bakıldığın da anlaşılacağı üzere sosyal liberalizm gibi sosyal politikaları ve liberalizmi sentezlemeyi amaçlayan bu solcu reformist görüşün de çelişkileri yüzünden tutarsız bir sistemik yapı doğurduğu görülmektedir. Özal'ın yaptığı solcu ekonomik politikalar, yolsuzluklar ve liyakatsiz atamalar yüzünden liberaller haksız biçimde hedef gösterilmektedir. >:(


Ç-1 Liberal Düşünce Topluluğu

Atilla Yayla liberalizmle ilgili okumaları sırasında benzer düşüncelere sahip Mustafa Erdoğan ve Kazım Berzeg'le birlikte temas kurmuş ve topluluk oluşturma fikrini geliştirmiştir. Liberal Düşünce Topluluğu (LDT), resmi olmayan bir şekilde 26 Aralık 1992 tarihinde Ankara'da kurulmuştur. Resmi dernek statüsüne ise 1 Nisan 1994 tarihinde kavuşmuş ve faaliyetlerine yasal olarak başlamıştır. LDT, Avusturya İktisat Okulu'nun Hayekçi düşünüş biçimini savunmuştur.

Ç-2 Özgürlük Araştırmaları Derneği

Mustafa Erdoğan, Liberal Düşünce Topluluğu’ndan (LDT) 2014 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte ayrılarak Özgürlük Araştırmaları Derneği’ni (ÖAD) kurmuştur. Ayrılan grup, LDT’nin klasik liberal ilkelere sadık kalmadığını ve kurumsal olarak siyasi partilere tarafsız kalma ilkesini benimsemiş olmasına rağmen malum partiye fazla yakınlaştığını düşünüyordu. Özellikle hükümetin özgürlükleri kısıtlayan uygulamalarına karşı yeterince ses çıkarmadığını savunuyorlardı. Mustafa Erdoğan, malum partinin özgürlük ve demokrasiden uzaklaşmasını sertçe eleştirdi. Gezi’yi meşru bir tepki olarak gördü ve hükümetin şiddetini kınadı. Liberalizmin evrensel ilkelerini ön plana çıkararak siyasetten uzak durmayı savundu; Yayla’nın tutumunu ise pragmatik ve ilkesiz bulmuştur.

Ç-3 Liberal Demokrat Parti (Tibuk)

Liberal Demokrat Parti (LDP), 26 Temmuz 1994 tarihinde Besim Tibuk tarafından kurulmuş klasik liberal bir siyasi partidir. Günümüzde faaliyetlerini hala sürdürmektedir. Sayın Tibuk'un genel başkan olduğu dönem "cumhuriyeti koruma" adı altında yürütülen askerî vesayete duyulan tepki nedeniyle cumhuriyet presibini bilinçli olarak vurgulamaktan kaçınmış ve göz ardı etmiştir. Kitlesel bir desteğe ihtiyaç duyan partinin halk egemenliğini gözetmeyen bu tutumu ve Türkiye'de liberal düşüncenin teorik zeminini inşa etmek amacıyla Cumhuriyet tarihine tarihsel-bağlamsal çözümlemeden uzak yalnızca dar bir ideolojik açıdan değerlendirme yaparak eleştiriler yapması uzun vade de kronik sonuçlara sebep doğurmuştur. Etkisi günümüzde toplumsal gerçeklikten kopuk bir liberal profilin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Osmanlı, muhafazakar ve geri kalmış bir devletti. Osmanlı’da dini yapı; aile, eğitim, kadın-erkek ilişkileri, mimari, giyim-kuşam gibi alanların hepsini dini tahakküm altına alarak bireyi köleleştirmiştir. Çocukluktan itibaren birey gelişememiştir. Batı’nın ilerlemesi, bireyi güçlendiren laik yapıdan kaynaklanmaktaydı. Türkiye’de liberal laiklik uygulanırsa “din hürriyeti” adı altında din siyasî hâkimiyet kuracaktır ve gerici çevrelerin elinde kalarak toplumu geriletecektir. Türk laikliği bireysel özgürlüğün ön şartıdır, Liberal laiklik ise “sahte bireycilik” üretir. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte din'in, devlet, siyaset ve dünya işlerinden çıkarılmasıyla Türk milleti ortaçağ karanlığından kurtarılmıştır. Türk laikliği; din ve vicdan hürriyeti, hukuki eşitlik ve modern ulus-devletini güvence altına almaktadır. Türk milletinin cumhuriyetini, ruhban sınıfının siyasal iktidarına karşı koruyan demokratik bir kalkandır.

Besim Tibuk'ta, LDP Genel Başkanlığı görevinden 2002 yılında istifa ettikten sonra, 2008 yılında konuk olduğu bir televizyon programında Laiklik konusunda ki görüşlerinin değiştiğini ifade etmiştir:

https://odysee.com/@fozie/besim-tibuk-t%C3%BCrban-meselesi

D-1 Yeniden Demokrasi Hareketi

Yeniden Demokrasi Hareketi (YDH), Cem Boyner tarafından 22 Aralık 1994 yılında kurulmuştur. 1995 genel seçimlerinde aldığı düşük oyla büyük bir hezimete uğradıktan sonra Nisan 1996'da Genel Başkan Boyner, YDH'nin misyonunu tamamladığını düşündüğünü belirterek görevinden ve YDH'den istifa etti. Boyner'in istifasından sonra siyasi yaşamını devam ettiremeyen YDH, 2 Kasım 1997'de kendini feshetti. Türk siyasetinin kısa bir döneminde yer almış “sosyal liberal” bir parti olması nedeniyle özürlükçü çevreler tarafından haklı olarak göz ardı edilir ama bizlerin yapmış olduğu ufak bir hataya da işaret ediyor. YDH'nin partinin programın da Cumhuriyetçi oldukları ve “Cumhuriyeti, toplumumuzun her ferdinin ortak mücadelesi ile kazandığı en önemli değer ve haklardan biri olarak kabul eder. Ülke bütünlüğü içinde, cumhuriyeti demokrasi ile güçlendirmeyi hedefler.” yazmaktadır. OAF'de kendi döneminin mevcut siyasal düzeni bağlamında, mevcut rejimin korunmasını ve güçlendirilmesini savunarak demokrasi talebinde bulunuyordu. Nitekim kurumsallaşmış ve istikrarlı bir rejim yapısı tesis edilmeden demokrasinin işlerlik kazanmasının mümkün olmadığı açıktır.

YDH, pek çok solcu reformistin yaptığı gibi bir kimlik siyaseti gütmek istiyordu. Oysa kimlik siyaseti, bireysel hak öznesini kolektif gruplara kaydırarak metodolojik bireyciliği ihlal etmektedir. Eşit yurttaşlık ilkesini aşındırıp farklılaştırılmış grup ayrıcalıklarıyla hukuki eşitliği zedeler... vesaire bu konu uzatılabilir fakat daha fazla detaylandırmayı gerek görmüyorum. Zira sosyal liberalizm olarak adlandırılan yaklaşım tamamen oksimorondur. Ulus-devlet yapısının entegrasyonu korunmalıdır.


Malum parti, iktidar olduğu tüm süreç boyunca hiçbir liberal kritere uymamış; aksine Menderes ve Özal'ın tecrübesini edinmiş popülist-muhafazakar çizgisinden şaşmamış, planlı bir parti olmuştur. Başlangıçta reformist gibi görünen parti, zamanla kurumları kontrol altına alarak gerçek anti-liberal, zorunlu kolektivist muhafazakar yüzünü göstermiştir. Bu sözde reformist tutumu, bazı "liboş" kesimlerin malum partiye pragmatik yaklaşımları nedeniyle eleştirel mesafeyi koruyamamış; ancak 2007'den sonra Uzunadamın otoriterleşmesi ve konuşmalarında liberalleri "elit" diyerek dışlaması, liboş tayfa da büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Liberal International, 2000'lerin başında malum partiyi reformist ve liberal reformlar yapan bir parti olarak görerek gözlemci üyeliğe davet etmiş, fakat malum parti bunu reddetmiş, O'nun yerine Avrupa Muhafazakarlar ve Reformcular İttifakı'na katılmış ancak malum partinin otoriterleşmesi nedeniyle diğer üye partiler tarafından istenmemeye başlanmış ve üyeliği 2018'de sona ermiştir. Günümüz de ise malum partiyi Liberal International'da kesinlikle istememektedir. Bu metinler, herhangi bir siyasi partiyi hedef almamaktadır veya ima etmemektedir.